top of page

Kendİmİzİn Karanlık Yanıyla Karşılaşmak: Gölgeyİ Tanımak ve Bütünleşmek

17 Eyl
5 dakikada okunur

Debbie Ford’un Işığı Arayanların Karanlık Yanı kitabı üzerine bir okuma

Kendimizi tanımaya çalışırken çoğu zaman kendimiz hakkında bildiğimiz şeylere bakıyoruz. Güçlü yanlarımız, değerlerimiz, başarılarımız, sevdiğimiz özelliklerimiz… Kendimize dair oluşturduğumuz hikâyenin daha çok “göstermek istediğimiz” taraflarıyla ilgileniyoruz.

Peki ya göstermek istemediğimiz yanlarımız?

Öfkemiz, kıskançlığımız, kontrol etme isteğimiz, bencilliğimiz, yetersizlik duygumuz, güç arzumuz, görünür olma ihtiyacımız, reddedilme korkumuz…

Bunlarla karşılaştığımızda çoğu zaman onları kendimize ait görmek istemiyoruz.

Belki de tam burada kendilik yolculuğunun daha zor ama daha gerçek bir tarafı başlıyor.

Debbie Ford’un Işığı Arayanların Karanlık Yanı kitabını okurken benim için en düşündürücü meselelerden biri bu oldu. Ford, insanın yalnızca “iyi” olarak tanımladığı özelliklerden oluşmadığını; aile, toplum ve içinde yetiştiğimiz kültür tarafından bazı özelliklerimizin kabul edilir, bazılarının ise kabul edilemez olarak kodlandığını anlatıyor. Kabul etmekte zorlandığımız bu özellikler zamanla görünmez hâle geliyor; ancak görünmez olmaları onların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.

Tam tersine, bazen hayatımızın başka alanlarında kendilerini göstermeye devam ediyorlar.

Gölge dediğimiz şey gerçekten karanlık mı?

Ford'un yaklaşımında “gölge”, kendimizde kabul edemediğimiz, bastırdığımız ya da başkalarından sakladığımız özelliklerle ilişkili.

Burada “karanlık” kelimesi benim için özellikle önemli.

Çünkü karanlık her zaman kötü demek değil.

Bir şeyin karanlıkta kalması, onun henüz görülmediği anlamına da gelebilir.

Bunu düşündüğümde gölge kavramına biraz farklı bakmaya başladım. Belki de kendimizde görmek istemediğimiz bir özelliği yalnızca bastırmak yerine, önce onun neden orada olduğunu anlamamız gerekiyor.

Çünkü insanın içinde yalnızca sabır yoktur; öfke de vardır.

Yalnızca cömertlik yoktur; sahip olma isteği de vardır.

Yalnızca sakinlik yoktur; kontrol etme arzusu da vardır.

Yalnızca tevazu yoktur; görülme ve takdir edilme ihtiyacı da vardır.

Bunlardan birini “iyi”, diğerini “kötü” ilan ettiğimizde aslında kendimizin bir bölümünü dışarıda bırakmış oluyoruz.

Ford'un dikkat çektiği önemli noktalardan biri de tam olarak burada ortaya çıkıyor: İnsan, sahip olmadığı bir özelliği değil, çoğu zaman kendisinde kabul etmek istemediği bir özelliği başkasında gördüğünde güçlü bir tepki verebiliyor. Kitapta bu durum yansıtma üzerinden ele alınıyor.

Bizi başkalarında en çok rahatsız eden şeyler

Bence kitabın en düşündürücü taraflarından biri bu soruyu sordurması:

“Beni bu insanda bu kadar rahatsız eden şey ne?”

Bir insanın kibri neden bizi bu kadar öfkelendiriyor?

Bir başkasının kontrolcü davranışları neden tahammül sınırımızı zorluyor?

Neden bazı insanların bencilliğine, tembelliğine, gösterişine ya da sürekli kendinden bahsetmesine diğerlerinden daha fazla tepki veriyoruz?

Ford'un önerdiği bakış açısı, bu tepkileri yalnızca karşımızdaki insanın özellikleri üzerinden değerlendirmemek.

Bazen başkasında gördüğümüz bir özellik, bizim kendi içimizde kabul etmediğimiz bir tarafımıza dokunabilir.

Ama burada önemli bir ayrım olduğunu düşünüyorum.

Her rahatsız olduğumuz davranış bizim gölgemiz değildir.

Bazen karşımızdaki insan gerçekten sınırımızı ihlal ediyor olabilir. Bazen değerlerimiz çatışabilir. Bazen de davranış gerçekten zarar verici olabilir.

Bu nedenle gölge çalışmasını “Başkalarında eleştirdiğim her şey aslında benim” şeklinde mekanik bir formüle dönüştürmek bana doğru gelmiyor.

Benim için asıl değerli olan soru şu:

“Bu davranış bende neden bu kadar güçlü bir duygu oluşturuyor?”

Çünkü bu soru bizi başkasını değiştirmeye çalışmaktan çıkarıp kendimizi anlamaya götürüyor.

Bize öğretilen “iyi insan” kim?

Kitabı okurken beni sosyolojik açıdan en çok düşündüren konulardan biri de buydu.

Çünkü insan, kendisini yalnızca kendi seçimleriyle oluşturmuyor.

Ailemiz bize bazı davranışların “ayıp”, bazılarının “doğru” olduğunu öğretiyor.

Toplum bazı özellikleri ödüllendiriyor, bazılarını cezalandırıyor.

Çocukken “uslu”, “iyi”, “fedakâr”, “başarılı”, “uyumlu” olmak övgüyle karşılanabiliyor.

Öfkelenmek, itiraz etmek, fazla istemek, kendini öne çıkarmak, “hayır” demek ya da güçlü görünmek ise farklı biçimlerde bastırılabiliyor.

Böylece zaman içinde yalnızca davranışlarımızı değil, kendimiz hakkında neye izin verebileceğimizi de öğreniyoruz.

Bir çocuk sürekli “iyi kız” olması üzerinden değer görüyorsa, ilerleyen yıllarda öfkesini ifade etmekte zorlanabilir.

Sürekli fedakârlığı üzerinden takdir edilen biri, kendi ihtiyaçlarını dile getirmeyi bencillik olarak görebilir.

Başarılı olmak üzerinden kabul gören biri başarısızlıkla karşılaştığında yalnızca bir sonuçla değil, kendi değeriyle de mücadele edebilir.

İşte bu nedenle gölgeyi yalnızca bireysel bir mesele olarak görmüyorum.

Gölgenin oluşumunda aile, kültür, toplumsal beklentiler ve ilişkiler de önemli bir yere sahip.

İnsanın kendisini anlaması için hikâyesine bakmak gerektiğini düşünmemin nedenlerinden biri de bu.

Kendimizde kabul etmek istemediğimiz güçlü yanlarımız da olabilir

Gölge denildiğinde aklımıza hemen öfke, kıskançlık, bencillik gibi özellikler geliyor.

Oysa Ford'un yaklaşımında daha ince bir mesele de var.

Bazen yalnızca “olumsuz” gördüğümüz özellikleri değil, kendimizde var olmasına izin vermediğimiz olumlu özellikleri de gölgeye atabiliyoruz.

Güçlü olmak…

Başarılı olmak…

Görünür olmak…

Kendini ifade etmek…

Para kazanmak…

Otorite sahibi olmak…

Bağımsız olmak…

Kendine güvenmek…

Bunların her biri bazı insanlar için kabul edilmesi zor özelliklere dönüşebilir.

Örneğin “mütevazı olmalıyım” mesajıyla büyüyen bir insan, aslında sahip olduğu yetenekleri görünür kılmaktan çekinebilir.

“İnsanları kırmamalıyım” diye öğrenen biri, kendi sınırlarını korumayı bencillik olarak değerlendirebilir.

“Güçlü görünmeliyim” diyen biri yardım istemeyi zayıflık olarak görebilir.

Dolayısıyla kendilik çalışması yalnızca “Kötü taraflarımı nasıl değiştirebilirim?” sorusundan ibaret değil.

Bazen daha önemli soru şu:

“Kendimde hangi özelliklerin var olmasına izin vermiyorum?”

Gölgeyi kabul etmek, her davranışı onaylamak değildir

Burada özellikle altını çizmek istediğim bir nokta var.

Kendimizin gölge yanlarını kabul etmek, öfkemizi kontrolsüzce yaşamak, kıskançlığımızı haklılaştırmak veya başkasına zarar veren davranışlarımızı meşrulaştırmak anlamına gelmez.

Tam tersine, bir özelliğimizi fark edebilmek onunla nasıl ilişki kuracağımız konusunda bize daha fazla seçenek sunabilir.

Örneğin öfkemin olduğunu kabul etmek, öfkeli davranmak zorunda olduğum anlamına gelmez.

Kıskançlık hissedebilmem, kıskançlığımın yönettiği biri olmam gerektiği anlamına gelmez.

Kontrol etme ihtiyacımı fark etmek, kontrolcü davranışlarımı sürdürmem gerektiği anlamına gelmez.

Fark etmek ile onaylamak aynı şey değildir.

Bence gölge çalışmasının en kıymetli taraflarından biri de burada.

Kendimizde görmek istemediğimiz bir özelliği inkâr ettiğimizde onunla ilişki kurma şansımız azalıyor.

Onu fark ettiğimizde ise seçim alanımız genişliyor.

Gölgenin içinde bir armağan olabilir mi?

Ford'un yaklaşımında beni en çok düşündüren fikirlerden biri de gölgenin yalnızca kurtulmamız gereken bir yük olarak ele alınmaması.

Gölgenin içinde bize ait bir enerji, bir ihtiyaç veya bir özellik saklı olabilir. Kitabın tanıtımında da karanlık yanın kişiye öğretmek ve yol göstermek üzere bir “armağan” taşıyabileceği vurgulanıyor.

Bunu kendi açımdan düşündüğümde şöyle bir soru ortaya çıkıyor:

“Bu özelliğim bana ne anlatmaya çalışıyor?”

Belki öfkem bana ihlal edilmiş bir sınırı gösteriyor.

Belki kıskançlığım, aslında benim de arzuladığım bir şeyi fark ettiriyor.

Belki sürekli kontrol etme ihtiyacım, belirsizlik karşısındaki korkuma işaret ediyor.

Belki başkasının görünürlüğüne duyduğum rahatsızlık, benim kendi görünürlüğümü ne kadar engellediğimi gösteriyor.

Bu açıdan bakıldığında gölge, düşmanımız olmaktan çıkıp kendimizi anlamamız için bir ipucuna dönüşebiliyor.

Kendilik biraz da bütünlük meselesi

Benim için bu kitabın en önemli çağrışımlarından biri “bütünlük” oldu.

Çünkü kendimizi yalnızca sevdiğimiz yanlarımız üzerinden tanımladığımızda aslında kendimizin bir bölümünü dışarıda bırakıyoruz.

Oysa insan çelişkileriyle birlikte insan.

Hem güçlü hem kırılgan olabiliriz.

Hem sevgi dolu hem öfkeli olabiliriz.

Hem paylaşmak isteyip hem sahip olmak isteyebiliriz.

Hem özgür olmak isteyip hem güven arayabiliriz.

Hem görünmek isteyip hem görünmekten korkabiliriz.

Bunların birbirini yok etmesi gerekmiyor.

Belki olgunlaşmak, kendimizdeki bütün bu karşıtlıkları fark edebilme ve onlarla daha bilinçli bir ilişki kurabilme kapasitemizin gelişmesidir.

Bu nedenle gölgeyle karşılaşmayı kendimizi “düzeltmek” olarak değil, kendimizi daha bütünlüklü anlamak olarak görüyorum.

Son söz: Işığa ulaşmak için karanlıktan geçmek

Debbie Ford'un kitabını okurken bende kalan en güçlü düşünce şu oldu:

Kendimizi tanımak, yalnızca kendimizde görmekten hoşlandığımız özellikleri keşfetmek değildir.

Bazen gerçek kendilik yolculuğu, kendimize dair oluşturduğumuz ideal imgenin biraz dışına çıkmayı gerektirir.

Kendimizde görmek istemediğimiz bir yanla karşılaşmak kolay olmayabilir.

Ama belki de mesele o yanı yok etmek değildir.

Onu anlamak…

Nereden geldiğini görmek…

Hayatımızdaki etkisini fark etmek…

Ve artık bizi yönetmesine izin vermeden onunla ilişki kurabilmek.

Çünkü insan yalnızca ışığından oluşmaz.

Gölgesi de vardır.

Ve belki de kendimizi gerçekten tanımaya başladığımız yer, gölgemizi inkâr etmeyi bıraktığımız yerdir.

Benim için bu kitap, “daha iyi bir insan olma” çabasından önce başka bir soruyu düşünmeye davet ediyor:

“Kendimin hangi parçalarını hâlâ kendimden saklıyorum?”

Belki kendilik yolculuğunun en sahici sorularından biri de budur.

Çünkü insanı anlamanın, yalnızca kişiye değil, onun hikâyesine de bakmayı gerektirdiğine inanıyorum. Ve bazen o hikâyenin en önemli bölümleri, uzun zamandır ışık düşmeyen yerlerde saklı olabilir.


Kendinize şu soruları sorabilirsiniz:

  1. Başkalarında en çok eleştirdiğim özellikler neler?

  2. Kendimde kabul etmekte zorlandığım bir yanım var mı?

  3. Çocukluğumda hangi davranışlarımın kabul edilmediğini hissettim?

  4. Güçlü görünmek uğruna hangi duygularımı saklıyorum?

  5. Kendimi yalnızca olumlu özelliklerim üzerinden tanımlıyor olabilir miyim?

  6. Kendimi bütünlüklü kabul etmek benim için ne anlama geliyor?

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Kendini Geliştirme: Farkındalığın Gücü

Kendini geliştirmek, bireylerin yaşam kalitesini artırmak ve potansiyellerini en üst düzeye çıkarmak için önemli bir süreçtir. Farkındalık, bu yolculukta en güçlü araçlardan biridir. Farkındalık, kend

 
 
 
Düşünce ve Davranış Kalıplarını Anlamak

Düşünce ve davranış kalıplarımız, hayatımızı şekillendiren en önemli unsurlardan biridir. Bu kalıplar, kararlarımızı, ilişkilerimizi ve genel yaşam kalitemizi etkiler. Peki, bu kalıpları nasıl anlayab

 
 
 
ICF Koçluğu ile Kişisel Dönüşüm Süreci

Kişisel dönüşüm, bireylerin hayatlarında önemli değişiklikler yapmalarını sağlayan bir süreçtir. Bu süreç, kişinin kendini tanıması, hedeflerini belirlemesi ve bu hedeflere ulaşmak için gerekli adımla

 
 
 

Yorumlar


bottom of page